30 Yıl Öncesine Ait Arşivlerden Göz Kırpmalar

Sayfa 01

Sayfa 01-zümrüt, yerli

30 Yıl Öncesine Ait Arşivlerden Göz Kırpmalar


a-l-ı-n-t-ı-d-ı-r...

(Ağustos 2006′da kaleme alınmıştır. http://www.birboluiki.net/?p=802)


by Yalnızlık Senfonisi on Ağu.04, 2009, under Çengelli İğne

Bu sene yaz tatilinde -her sene olduğu gibi- Silifke’ye gittim…

Daha önceden amcamların evinde “babama ait sandıkların” olduğunu biliyordum… Ve bu gidişimde onları açıp bakmaya karar verdim…

Sandıkları açınca, sanki yılların bir rapsodisini simgeliyordu gördüklerim: “Saman kâğıtlarına yazılmış” bir sürü eser… 30 yılın verdiği yorgunluğu ve yaşlılığı sembolize eden “kitap kokuları”… O zamanlarda 5 TL’ye veya 750 kuruşa mal olmuş onlarca dergi…

Arada bir küçük kâğıtlar da çıkıyordu sandıkların içinden: Bazı günler için yazılmış “ufak notlar”… Babamın arkadaşlarına yazdığı “mektuplar”… Arkadaşlarının babama göndermiş olduğu “bayram tebrikleri”…

* * *

Açtığım iki sandıktan çıkanlara şöyle bir göz attığımda, 1976–1977 yıllarında yayımlanmış, bir müzik-sinema-gençlik-moda dergisi olan “Hey Dergisi” gün ışığına çıkmanın sevincini yaşıyordu…

Neler yoktu ki Hey Dergi’sinin içinde: Yeşilçam’ın parlayan yıldızlarının yaptıkları sanatsal güzellikler… Türk sanat musikisinin temel taşları… Pop müziğini Türkiye ile tanıştıran değerler…

Ve Hey Dergi’lerinin arasından çıkan Türkan Şoray, Sezen Aksu, Bülent Ersoy, Ahmet Özhan, Mine Koşan, Selçuk Ural, İlhan İrem, Elvis Presley posterleri…

Ve her birinin yüzüne yansıyan 70’li yılların o “aydınlık” güneşi…

* * *

Hey Dergi’sinin sayılarının bir tanesinde, Barış Manço ve Cem Karaca ile yapılmış bir röportaj vardı…

Röportaj, o zamanın güncel olaylarından yararlanılarak derlenen 15 sorudan oluşmaktaydı…

Röportajı okuduğumda, aklıma yerleşen, “Barış Manço ve Cem Karaca’nın müzik konusunda kuşaklar arası köprü kurmak için bir araya gelmiş” olmalarıydı…

* * *

Yine başka bir sayısında, ilk kez fuarda şarkıcı olan Hülya Koçyiğit ile “fuarın üzgün yıldızı” diye nitelendirilen Filiz Akın’ın yazmış oldukları birer yazı vardı…

Hülya Koçyiğit yazısında “sinemadaki başıboşluluğun, sahneye de yansıdığından” bahsederken Filiz Akın fuar programlarının “kendisi açısından bir ‘hayat okulu’ niteliği taşıdığından” bahsediyordu…

* * *

Bir başka sayısında da, Ajda Pekkan’ın “ilk konserini İsrail’de verecek olmasından”, daha sonra da Fransa, İspanya ve Japonya’ya giderek orada konserlerine devam edeceğinden bahsediliyordu…

Bu haberin hemen yanında da pembe elbisesi, altın sarısı saçları ve “doğal” yüz güzelliğiyle Ajda Pekkan’ın fotoğrafı vardı…

* * *

Hey Dergi’leri daha bunlarla bitmiyordu tabi ki: Yine sayılarının bir tanesinde “Türk sinemasının en genç emektarı” başlığı altında bir haber vardı…

Haberde, o an 35 yaşında ve sinemada 30 yılını doldurmuş olan Halit Akçatepe’den bahsediliyordu…

O zamanlar, komedi filmlerinde başrol oynayan Halit Akçatepe’nin sinemaya 1951 yılında “Köprüaltı Çocukları” adlı filmle başladığı yansıtılmıştı kelimelere…

* * *

“Halit Akçatepe” haberinin arkasında “Hababam Sınıfı Uyanıyor!” filminin müjdesi veriliyordu, Hey dergisi okurlarına…

Haberin altında da Kemal Sunal’lı, Halit Akçatepe’li, Münir Özkul’lu ve Adile Naşit’li bir “Hababam Sınıfı” fotoğrafı vardı…

* * *

Bir başka sayısında Zeki Müren ile Ajda Pekkan’ın konser vermek amacıyla 12 yıl sonra tekrar bir araya gelmiş olmalarından bahsediliyordu…

* * *

Derginin sayıları birbirini takip ederken, Erol Evgin ile Tarık Akan’ın yaşamlarına yönelik haberler de beliriyordu…

Dergilerin bir tanesinde Erol Evgin, verdiği demeçte, “başarılarının iki altın anahtarı olduğunu ve bunu yaptığı müzik parçalarında yalnız ‘İşte Öyle Bir Şey’ adlı şarkısıyla sınırlı kalmadığını ve her zaman işlerinde sabırlı davrandığını” göstererek açıklıyordu…

“Tarık Akan’ın yaşamı ile ilgili de yaşam tarzı ne ise çevirdiği filmlerde de aynı tarzın benimsendiği” vurgulanıyordu…

* * *

Hey Dergi’lerindeki gözlemim bittikten sonra, 1976 yılına ait “Çarşaf Dergisi”nin gülümseyişi görünüyordu sandığın içinden… O da gün ışığına çıkmanın mutluluğu içindeydi… Ama Hey Dergi’leri gibi dağınık halde değil, “ciltlenmişlerdi”…

O zamanın güncel olaylarının “eleştiri” süzgecinden geçirilerek işlendiği bir “mizah” atölyesi niteliğindeydi bu dergi… “Tipler” köşe ismiyle Çetin Altan’ın yazmış olduğu -yöneticilerin yüzüne kırbaç gibi inen- makaleleri ve birçok siyaset adamının karikatürleri süslüyordu derginin sayfalarını…

Mesela Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’a bikini giydirilmişti bir karikatürde… “Plaj Güzelleri” diye de bir başlık konulmuştu karikatürün başına…

“Sekste özgürlük” kavramı ve “seks hayatı” da işleniyordu karikatürlerde mizahi bir dille…

O kadar çok yazı ve o kadar çok karikatür vardı ki cildin içinde “ekonomi”, “siyaset”, “futbol” konuları da nasibini alıyordu mizahtan…

* * *

Çarşaf Dergi’sinin cildi de bittikten sonra sırayı, açılmamış olan son sandığı açmak alıyordu…

Üçüncü sandığı açınca da 1970 ile 1980 yılları arasındaki Milliyet, Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerinin arşivi ile 1973 yılına ait, o zamanın teknolojisi ve toplumu üzerine haberlerin yayımlandığı “Devir Dergisi” kucaklıyordu beni…

İçimdeki heyecanla çevirmeye başladım gazete arşivinin sayfalarını…

İçim kıpır kıpırdı, çünkü biliyordum ki 1970–1980 yılları en çalkantılı dönemleriydi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin… Biliyordum ki “kaynayan bir kazan” yahut “patlamaya hazır bir volkan”dı o yıllar Türkiye için… Ve 12 Eylül 1980 darbesinin arifesini; aynı şekilde Türk toplumunun “saatlerini 50 yıl daha geri almadan önceki naçizane hallerini” bulabilecektim bu gazeteler arşivinin içinde… Ve yine biliyordum ki o sayfaların içinde, “Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’in politik mücadelesi” vardı…

Bence, o sandıklardan çıkabilecek “en büyük miras”tı bu “gazeteler arşivi” benim için…

* * *

“Devir Dergi”lerinin sayfalarında ise o zamanın “teknoloji” mutfağından lezzetler ikram ediliyordu… Sayılarının bir tanesinde otomotiv sektöründen bir haber bulunuyordu…

“Emniyetli Otomobil” başlıklı habere göre, “2–3 yıla kadar arabalarda hava yastığı gibi emniyet gereçleri olacağından” bahsediliyordu…

* * *

Bir başka sayısında “Elektronik Beyinle Program” başlıklı televizyon üzerine bir haberde, “Fransız televizyon izleyicilerinin %26’sının 31 Aralık akşamından itibaren yeni bir renkli kanalı seyretme imkânına sahip olduklarından” bahsediliyordu…

* * *

Yine başka bir sayısında “Televizyonda Kaset Devri” başlıklı haber yayımlanıyordu…

Haberi size aynen aktarmak istiyorum:

“1975’ten sonra şöyle bir manzara ile karşılaşacağız: Bir televizyon seyircisi koltuğuna oturmuş yayını seyrediyor, ama beğenmiyor. Kalkıyor yerinden, düğmeye basıyor, başka bir kanaldan yayını deniyor. Üçüncü bir programa da bakıyor. Hiçbiri o sırada canının çektiği bir program değil. Ne yapacak? Kapatacak mı televizyonu? Hayır. Gidecek, dolabından bir videokaset seçecek. Küçük bir kitap büyüklüğünde bir kaset bu… Üzerinde bir etikette, içinde bulunan yayın yazılı olacak. Mesela ‘Üç Silahşorlar’… Bizim 1975’teki seyirci, bu kaseti televizyonunun yanında olan bölmeye sokacak. Düğmeye basacak ve başlayacak renkli görüntülü ‘Üç Silahşorlar’ filmini seyretmeye.”

Bu haberi okuduktan sonra, şu an kullandığımız teknolojik aletlerin durumunu düşündüğümde kafamda büyük bir soru işareti oluşuveriyordu nedense…

* * *

Televizyondaki “devrim” bunlarla bitmiyordu Devir Dergi’sinin bir başka haberine göre… Başlık aynen şöyleydi:

“Matbaadan Sonra En Büyük Adım: Kablolu TV”.

Haber şöyle aksedilmişti sayfalara:

“Kablolu TV sistemi, Amerika’dan sonra Japonya’da, İsviçre’de, Hollanda’da, Belçika’da şimdi de Fransa’da ve hatta burnumuzun dibindeki Lübnan’da uygulanmaya ve yayılmaya başladı. Tahminlere göre, çok geçmeden bütün dünyada antenli televizyon, yerini kablolu TV’ye bırakacak.”

İşte 70’li yılların insanı bu gelişmelerle dans etmekteydi…

* * *

Sadece teknolojik gelişmeler yoktu derginin sayfalarında… 70’li yılların toplumsal sorunları da işleniyordu…

Bir haberin başlığı “Güneydoğuyu Kemiren Kurt: Kan Davası” şeklinde atılmıştı…

“Güneydoğudaki aşiretlerin intikam arzuları Türk hukukunu çaresiz ve 70’li yılların Türkiye’sini bu ilkel ve vahşi durumla karşı karşıya” bırakmıştı…

* * *

Sandıklar kapandıktan sonra, “70’li yılların Türkiye’siyle 2000’li yılların Türkiye’sinin karşılaştırılması” akıyordu beynimin düşünce damarlarından…

70’li yılların gazete ve dergilerinde yer alan “karikatür ve yazılar”, yerini, 2000’li yıllarda “bikinili manken resimlerine ve gereksiz haberler yığınına” bırakmıştı…

70’li yıllardaki “Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın ‘sanatsal’ yaşamı”, yerini, 2000’li yıllarda “Hülya Avşar ile Kaya Çilingiroğlu’nun ‘özel’ yaşamına” bırakıvermişti…

Yine 70’li yıllarda “Ajda Pekkan” denilince, “ilk konserini yurtdışında veren bir sanatçı” akla gelirken, 2000’li yıllarda “estetik ameliyatı mağduru bir sanatçı” gelir olmuştu…

70’li yıllarda minik bir “teknolojik” kıvılcımdan büyük yangınlar çıkarılırken, ne yazık ki 2000’li yıllarda “internet” gibi patlayan bir volkan söndürülmekle uğraşılmıştı…

Kısacası; 70’li yıllar Türkiye için bir “Yeşilçam” kültürü iken, 2000’li yıllar, maalesef ki, “Televole” kültürü oluvermişti…

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !